Anlatılan kimin hikayesi? Belki klişeye sığınmak bu şekilde Marx'ın kullandığı Latince ifadeyi anımsatmak ve o ifadeyle oynamak. Ama hikayenin kendisi klişeleşiyor zaman içerisinde: siyasetçilerin hamasi konuşmalarında, haber bültenlerinde, sosyal medya postalarında, gazetelerin köşe yazılarında, vicdani tüccarlıkla samimi dertlenme arasında gidip gelen Avrupalı yönetmenlerin filmlerinde... Ama tüm bunlar meselenin kendisinin, yani sokaktaki hakikatin farklı amaçlı temsillere birer yansıması. Dolayısıyla hikayenin kendisi, hali keyfi yerinde kitleleri bazen ağlatmak bazen böğürtmek için özellikle son 10-15 yılda böylesi sık biçimde kullanılan bir mezeye dönüşmüş olunca sormak gerekiyor samimi biçimde: Hakikaten, anlatılan kimin hikayesi? Dili ana dilin olmuş ama sana hala yabancı bir toprak parçasında, oraya yabancı bir başkasının lokantasında, dilini bile anlamadığın bir şarkı senin hayatına denk düşüyorsa, kaç kişi paylaşıyor bu hikayeyi? Nasıl paylaşıyor? Ya da, neden paylaşıyor...
2011'de Mısır'daki eylemleri arkaplanına alan The Nile Hilton Incident, cinayet masa komiseri Noredin'in Kahire'de bir otelde işlenen cinayetin üzerine gidişine odaklanıyor. Kabaca ve açıkçası biraz da kolaya kaçarak ifade edecek olursak Amerikan kara film janrasından çıkma bir hikayeye formülleşen Avrupai festival sineması bakışıyla yaklaşıyor Tarık Saleh. Bu farklı hikaye anlatıcılık fikirlerinin sentezi elbette karakterlerin derinliği ve gerçekçilik anlamında bazı sorunlara da neden oluyor. Özellikle karakter ve memleket temsilinde Mısır'a yönelik biraz fazla indirgemeci ve hatta zaman zaman kültürel anlamda bir nevi akbabalığa kaçan virajları almakta zorlandığını söyleyebiliriz Esrarengiz Cinayet' in. Burada elbette Saleh'in sorumluluğu olduğu kadar 'merkezi' ülkelerin dışında geçen hikayelerin yalnızca yerel hikayeler olarak anlaşılıp içerdiği evrensel sorguların gözardı ediliyor olmasının da biraz etkisi var. Türkiye sineması ya da televizyon...