Skip to main content

The Holdovers

Beklenmedik arkadaşlıklar etrafında dönen filmlerin kendi başlarına bir alt tür olduğunu söylemek mümkün gözüküyor The Holdovers gibi bir film sonrasında. Tıpkı yönetmen Alexander Payne'in diğer filmleri gibi, The Holdovers da tür tanımlayıcı denilecek düzeyde yeni bir şey yapmıyor belki. Ama Payne'in o sıcak, yer yer izleyiciyi sarmalamak isteyen ama her seferinde biraz mesafe bırakmayı ihmal etmeyen hikaye anlatımıyla sadece hikayesine ve karakterlerine ısındırmıyor; neden bu karakter dinamiklerinin böylesi bir memnuniyet hissi bıraktırdığını da düşündürüyor. Bu açıdan aslında tam da konu edindiği karakterlerin postuna bürünüyor film. Hayli klişe çınlayan hikayesiyle, karakterlerin dışarıdan gözlemlenebilir davranışlarını samimi biçimde hissetmeye çalıştıkça ve bu sürede de gülümseten sahneleri yakaladıkça o beklenmedik arkadaşlıkların kucaklayıcı hissinin berrak temsiline dönüşüyor film. The Holdovers, kendini ciddiye alışı ve katılığıyla öğrencilerini de çalışma arkadaşlarını da illet ettiren bir öğretmen ile noel tatilinde gidecek yeri olmayan öğrencilerin geçirdikleri iki haftaya odaklanıyor -- ama hikayeyi kısaca özetlemeyi hedefleyen bu cümle filme biraz haksızlık ediyor zira o satırları yazarken ben bile göz deviriyorum. 

Payne'in alametifarikası, bir yere varmıyormuş gibi gözüken, belli bir sonuca doğru yavaş yavaş birikmeyen hikayeler anlatması. Bunun elbette en iyi örneği Sideways. Fakat filmografisine kısa bir bakışla About Schmidt, Nebraska, The Descendants ve hatta Election için bile söyleyebiliriz bunu. Bazen Downsizing'de olduğu gibi bu hikaye anlatımı hikayenin kendisiyle uyuşmuyor zira yüksek-konsept denilen, hızlıca özetlenebilecek 'ya şöyle olsaydı' filmleri için durumdan ya da karakterleri anlamaktan ziyade olay örgüsü önemli oluyor. Bir yere varmayacakmış gibi gözüken olayların, karakterleri anlık gelişen bir durumdan diğerine attığı ama tüm bu süreçte karakterlerin duygusal eylemsizliklerini koruduğu bu hikaye anlatımı The Holdovers içinse biçilmiş kaftan. Her ne kadar hikaye tahmin edilir de olsa filmin başarılarından birisi sürpriz gözüken belli gelişmelerin asıl sürpriz olmaması. 'Hikaye sürprizini' ele alış biçimi de, finalinden dönüp bakınca, filmin sadece *öylesine* bir filme dönüşmemesini sağlayan özelliklerinden birisi. 

Fakat bunların ötesinde samimi ve dürüst bir film The Holdovers. Duygu sömürüsü denilemeyecek olsa da kalkıştığı ufak duygusal manipülasyonların işlemesi bile yaratmayı başardığı durumlardaki gözlem yeteneğini gösteriyor bir yandan. Karakterlerini sürekli anlamaya çalışan ve bu sebeple de yargılamaktan tamamen kaçınan iyileştirici bir yanı var bu anlamda filmin. Paul Giamatti'nin incelikli performansıyla derinleşen öğretmen karakteri mesela: kağıt üzerinde hayli karikatürize bir 'yaşamından memnun olmayan otorite figürünün çevresine çektirdikleri' minvalinde yazılmış karakterken o karakterin pozisyonuna dair anlayabildikleri hikaye-dünyası açısından çok önemli. Zira böylesi bir senaryoda öğretmen-öğrenci ilişkisinde yalnızca karakterlerin birbirlerini anlayamamasından değil aynı zamanda belli fikirlerin, yaşama bakış açılarının çarpışmasından söz ediyoruz. Tabii ki bu her insan karşılaşmasında var olan bir çatışma, fakat böyle bir bağlamda çok daha belirgin biçimde kendini gösteriyor. Eğitim kurumlarında geçen kurmacalarda, orada görev alan insanları anlamayan karikatürize 'bilgiyi övme' ya da onunla alay etme yaklaşımının tersinde bir karakter yaratılıyor öğretmen Paul ile. Yalnızca kimliklerin, yaşam hikayelerinin değil, onlar sonucunda insanların savruldukları yerleri görmek adına ve bunun siyasi boyutu açısından da önemli gözlemleri derinleştiriyor yani film. 

Bu sayede 'beklenmedik arkadaşıklar' film türünün vuruculuğunu farklı bir yerden gösteriyor. Harold and Maude'dan Midnight Run'a kadar çok çeşitli örnekleri olsa da, türün etkileyiciliğinin temel sebebi gerçeklikle arzularını belli oranda bir araya getirmeye çalışan ve bu süreçte de kendilerine ve yaşama dair anlama kabiliyetlerini sınayan karakterlere odaklanıyor olması. Belki de birbirlerini bir daha görmeyecek ama birbirlerinin yaşamlarında yer etmiş bu karakterler bir noktada yaşama dair bir başka bakış açısını kavrıyor bu sayede. Bir başkasının var olma dinamiğini anlayan karakterlerin kendi yaşamları da bu mental ve duygusal keşifle değişiyor bir yandan. The Holdovers, tüm bu klişe çınlayan hikayeyi vıcık vıcık bir sunumla değil, karakterlerin *karanlık* iç dünyalarını da hesaba katarak ama onları 'aydınlatmaya' çalışma derdine girmeden anlatıyor. Sonuç olarak da filmin iki farklı noktasında çok isabetli kullandığı Labi Siffre'nin folk şarkısı 'Crying, Laughing, Loving, Lying' gibi sıcak, memnun ama acı bir gülümsemeyi yakalıyor.  


Comments

Popular posts from this blog

Reds

'Gözüm yaşarıyor, yüreğim kanıyor, olmasaydı sonumuz böyle' diye söylüyordu Ahmet Kaya, Yusuf Hayaloğlu'nun dizelerini. Amerikan komünistlerinin Bolşevik Devrimi sırasındaki deneyimini anlatan, bugünden bakınca 110 küsür yıl önceki tarihi gelişmeleri ve heyecanı 40 küsür yıl önce yakalamaya çalışan  Reds için, devrim hayalleri kırılmış karakterlerine benzer bir yerden bakan bir film diyebilir miyiz, bilmiyorum. Yönetmen, ortak-senarist ve filmin yıldızı Warren Beatty'nin, Soğuk Savaş'ın en sert dönemlerinde, seçildikten kısa sonra Reagan'ın Beyaz Saray'ında filmin gösterimini yapması elbette filme ironik bir yaklaşımı davet ediyor. Ama Reds  baştan sona anormal bir film: Spielberg'in Jaws 'ı ve Lucas'ın Star Wars 'ı sonrası Yeni Hollywood sinemasının resmen öldüğü bir dönemde, Beatty'nin yaratıcı vizyonuna Paramount'un 30 küsür milyon yatırım yaptığı ve bir aşk hikayesinin ekseninde de olsa farklı bir dünya hayalini kurma cesaretinde ...

The Headless Woman (Başsız Kadın)

Olaylar mı günleri yaratıyor yoksa günler mi olayları? Kısır döngüye dair bir başka sıkıcı, retorik bir soru gibi gözüküyor ilk anda. Ama 'günler'in zamanın akışına dair ifade ettikleri değişiyor kelimenin tekrarında. İlkinde günler somut biçimde tarifi zor gözüken, yaşamın akışına dair şüpheli bir tonu işaret ederken ikincisinde var oluşun bizatihi plastik deneyimini simgeliyor. Yani bir kısır döngü varsa kişinin zihin dünyasına dair aslında; zira öznel rutinin nitelenişi belirliyor bu yelpazede bir taraftan diğerine geliş gidişi. Başsız Kadın ( The Headless Woman), bir yol kazası sonrası suçluluk duygusunun içten içe Veronica'yı nasıl hapsettiğini resmederken bu sorgunun merkezine oturduğu bir gizem yaratıyor.  Nesnel gerçekliğin öznel deneyimlerle olan geçişkenliğini kırılgan bir film dünyası yaratarak yakalayıyor Lucrecia Martel. Görsel rejimin, popüler gizem hikayelerinin görece hızlı kurgusu ile yer yer uzun planlar arasındaki gidip gidişi filmin bu tonu kurmasında ön...

What Happened Was...

İnsanın bir toplam olduğu kabulünde bir değişikliğe götürüyor mu, o toplamdaki etkenlerin hangisinin daha belirgin olduğuna dair ortaya çıkan rastgele merak? Söz gelimi alışkanlıklar mı hatıralar mı daha belirleyici oluyor bir insanın davranışlarında? Bir nevi, şimdiki zaman mı yoksa geçmiş mi diye sormak elbette böyle bir soru ve net bir cevaba erişmek de pek mümkün değil. Fakat, mesela potansiyellerle bezeli hayalleri mi yoksa yılgınlıklarla dolu savunma mekanizması mı bir insana dair daha fazla şey söylüyor bize?  What Happened Was...' da kırılma noktası, diyaloglara gömülü bu soruların su yüzüne çıkmasıyla beliriyor.  İki iş arkadaşının çerçevesi belirsiz biçimde bir araya geldiği bir akşam yemeğinin etrafında dönüyor filmin hikayesi. Tom Noonan'ın kendi oyununu uyarladığı bu tek mekan filmi, iki yalnız insanın günün akışıyla başa çıkarken kullandığı farklı yöntemlerle nasıl bir araya gelip gelemediğine de dair aynı zamanda. Kendisini çeşitli sebeplerle daha fazla gizlemek...