
Anlatılan kimin hikayesi? Belki klişeye sığınmak bu şekilde Marx'ın kullandığı Latince ifadeyi anımsatmak ve o ifadeyle oynamak. Ama hikayenin kendisi klişeleşiyor zaman içerisinde: siyasetçilerin hamasi konuşmalarında, haber bültenlerinde, sosyal medya postalarında, gazetelerin köşe yazılarında, vicdani tüccarlıkla samimi dertlenme arasında gidip gelen Avrupalı yönetmenlerin filmlerinde... Ama tüm bunlar meselenin kendisinin, yani sokaktaki hakikatin farklı amaçlı temsillere birer yansıması. Dolayısıyla hikayenin kendisi, hali keyfi yerinde kitleleri bazen ağlatmak bazen böğürtmek için özellikle son 10-15 yılda böylesi sık biçimde kullanılan bir mezeye dönüşmüş olunca sormak gerekiyor samimi biçimde: Hakikaten, anlatılan kimin hikayesi? Dili ana dilin olmuş ama sana hala yabancı bir toprak parçasında, oraya yabancı bir başkasının lokantasında, dilini bile anlamadığın bir şarkı senin hayatına denk düşüyorsa, kaç kişi paylaşıyor bu hikayeyi? Nasıl paylaşıyor? Ya da, neden paylaşıyor?

Bu sorularla ilgilenen Süleyman'ın Hikayesi, sığınma görüşmesini beklerken kaçak kuryelik yapan Süleyman'ın birkaç gününü anlatıyor. Süleyman'ın gün içerisinde oradan oraya koşturuşunu, onu yakından sıkı sıkıya takip eden bir kamerayla izliyoruz. O bisikletle hızla yol kat ederken, tıpkı onun gibi geçiyoruz başka filmlerdeki turistik noktalardan. Yer yer gizli kamera, yer yer el kamerası benzeri kurulumlarla, Süleyman'ın gerçekliğine daha yakından dahil olmaya çalışıyor yani film. O kadar ki, Süleyman'ın şehir içinde yemek kuryeliği yaptığı sahnelerde kameraman da bir başka bisiklet üzerinde onu takip ederek izleyiciyi mümkün mertebe Süleyman'ıın dünyasına sokuyor. Bu gerçekçilik arayışı elbette melodromaya kaçan olay örgüsü içerisinde vicdani bir tüccarlığa dönüşme riski taşıyor. Zira Süleyman'ın başından geçenler tamamen gerçekten esinlenme, yaşanmış ve yaşanmakta olan olaylar olsa bile bu biçimde kurgulanması aynı zamanda göçmenlere dair de 'anlatılabilir' veya 'kabul edilebilir' olan hikayelerin genel temsiline dönüyor. Yani mesele filmin benzer göçmen gruplarının deneyimlerini ne kadar gerçekçi anlattığı veya anlatmadığından ziyade, bu temsilin siyasi yönünde daha çok.
Elbette Süleyman'ın hikayesi aslında daha iyi bir gelecek için o 'muhteşem' imparatorluklara giden herkesin hikayesinden bir parça taşıyor. Acının karşılaştırması ayıp olsa da, yalnızca kaçak çalışmak zorunda kalan veya binbir dert ile boğuşarak nefes almayı ancak garantileyen insanların değil, herhangi bir biçimde 'yabancı' kalınan veya uluslararası tedarik zincirinin kusursuz işleyişi için 'yabancılaşan' herkesin hikayesi Süleyman'ınki. Herkese bir yer var onun hikayesinde. Ve karşılaştırmak gibi olmasın, tam da sistemin üretim sürecinden dolaşıma, tüketime, uluslararası siyasetine, yani uluslararası toplumdan toplumsala ve oradan da kişisele kadar inen her çelişkisini gün gibi açığa çıkardığı için bu o'nun hikayesi.

Filmin etrafında döndüğü bu soruları cevaplamak gibi bir sorumluluğu yok elbette. Ama böyle filmler sonrası Süleyman'ın hikayesinin hep Süleyman'ın olarak kalması da bu meselelerin siyasi altyapısını ne kadar konuşabildiğimizin iyi bir göstergesi. Hem göçmenliğin büyük politik yarılmalara yol açtığı ülkelerde hem de kendi gitmek için can attığı ülkesine sığınanlara yukarıdan bakmak için her fırsatı kollayanların cirit attığı yerlerde pek konuşulamıyor. Zira hali hazırda siyasi konuların siyasi yönlerini ifade etmeyi bir kenara bıraktım yalnızca anlamak için, önce Süleyman'ın hikayesinin aynı zamanda bizim hikayemiz olduğunu, o hikayenin her yerinde bizim de bir parçamız, dahiliyetimiz veya yaşamışlığımız olduğunu kabul etmek gerekiyor. O gerçekleşene kadar, filmin can alıcı bir sahnesinde çalmaya başlayan Candan Erçetin şarkısına sığınabiliriz: 'Açmadığın dalda sözün geçer mi?'

Comments
Post a Comment